Burası benim dünyam... Ağlarım, gülerim, kızarım, severim... Beni var eden her şeyle buradayım...
Ayça’nın Günlüğü
Bir başka kızsal blog…
Burası benim evim ve ben evimde mutluyum...
Sobelendim
Eğer mimlendiniz -yada benim sevdiğim tabirle sobelendiniz- iseniz, ve “Amannn, ben şimdi kimi sobeleyeceğim?” diye düşünüyorsanız hiç düşünmeyin…Hemencecik yazının sonuna “Ayça” diye yazıverin; oldu da mitti maşallah olsun:))))
Bayılıyorum sobe oyunlarına…
Deli miyim neyim:)))
Mutlukadın arkadaşım beni sobelemiş pek de iyi etmiş.
Hemen başlayalım.
İlk sobe 5 sorudan oluşuyor. Kısaca bloğunun gelmişini (!) geçmişini (!) geleceğini (!) anlatmanız isteniyor. Ben de kendi kendimle röportaj yapayım bari:)))
1- Blog yazmaya ilk defa ne zaman başladınız?
10 Şubat 2006… Aaaaa, 9 gün sonra ikinci yılımı dolduracağım şaka maka… Vay bee… Gerçekten vakit su gibi akıp geçiyor. Ve ben bu işten hiç memnun değilim…
2- Blog yazılarınızın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor musunuz?
Hayyııırrrr…. Çok karaktersiz bir bloğum var :)))
Tek özen göstermeye çalıştığım; çok fazla politika, siyaset ve dini konulara girmemek. Bir de sanırım çok fazla duygusallık, aşk meşk olayları yok. Mümkün olduğu kadar bana ait şeylerin olmasını istiyorum. Alıntı resimlere, sözlere, pasajlara, modellere yer vermiyorum. Ayrıca içimden ne geçiyorsa onları yazmaya, samimi olmaya gayret ediyorum. (Yok be, o kadar da karaktersiz değilmiş:))))
3- Bloğunuza yazı yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musunuz?
Offf, offff… Son birkaç aydır en büyük sorunum bu…
Çalıştığım için, çok ciddi anlamda vakit sıkıntısı çeker oldum. Ne yapacağım, nasıl yapacağım bilmiyorum. İş yerindeki tempo gündüz vakti blogla ilgilenmeme fırsat vermiyor. Akşamları ise seçeneklerim şöyle: Ev ahalisiyle konuşup, sohbet edip gönüllerini almak, ufak tefek ev işleri yapmak, kişisel bakım (ütüsü, banyosu, saçı, kıyafetin yıkanması vs vs), başucunda yığılı halde duran kitapları okumak, stresli bir günün acısını çıkartmak amacıyla el işi yapmak, bön bön televizyon seyretmek, gelen misafirleri ağırlamak, arkadaşlara uğrayıp gönüllerini almak (ki bunu hala becerilmiş değilim) ya da blogla ilgilenmek…
Durum böyle olunca hangisinden nasıl feragat etmem gerektiğini hala çözebilmiş değilim.
Ancak beni en çok üzen, blogları dolaşamamak oluyor.
Zaten herkes blogspot a geçti, mertlik bozuldu.
Önceden blogcu dayken, takip sistemini kullanıyordum, kim ne zaman ne yazmış haberimiz oluyordu. Şimdi öyle mi? Neyse ki Zerrin‘in Blog Manşet‘i var da, bazılarını oralardan yakalayabiliyoruz. Sağolasın Zerrin resmen bir amme hizmeti yaptı :))))
Ve buradan ziyaretine giremediğim tüm arkadaşlarımdan özür dilerim, inanın özellikle yapılmış hiçbir şey yok…
4- Blog yazmak sizin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Ayol kim bekliyor beni:))) Açıkçası öyle masanın başında oturup da “Aman Ayça bir yazı yazsa da ben de bi okusam” diye bekleyenim olduğunu zannetmiyorum… Ama bazı arkadaşlarım var ki, “hadi hadi” diye dürtüklemekten geri kalmıyorlar. Hatta bazılarının saçımı başımı yolmakla da tehdit ettikleri bir gerçek:)))
Ancak şu da bir gerçek ki, çok nankör bir uğraş blog yazmak. İnsanlar bazı şeyleri birileriyle paylaşmak istediklerinden dolayı bloglarıyla ilgileniyorlar. “Yorum” kavramı bundan dolayı ortaya çıkmış. Sunacaksın, beğenilecek yada beğenilmeyecek ve sana geri dönüşü olacak. Geri dönüş olmazsa bloğun bir manası kalmaz. Geri dönüşün olması için de vereceksin… Bloğunu sürekli yenileceksin, diğer blogları ziyaret edeceksin vs vs… Kısaca: Vereceksin = Alacaksın… O yüzden zaman zaman zorunluluk, yok bu kelimeyi sevmedim onun yerine “Sorumluluğu yerine getirmek” halini alabilir.
5- Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceksiniz?
İşte en zor soru buydu. İnanın hiçbir fikrim yok.
İşte ilk sobe oyunu ve cevapları bu.
İkincisi, “Hakkımda bilmediğiniz 7 gerçek“miş…
Eyvah, eyvah…
Peki cevaplamaya çalışayım:
1- Mahmut ismini çok severim. Bir ara yurt dışına işçi gönderiyorduk. Ve ne hikmetse bu işlerle ben ilgileniyordum. İşçiyi bul, anlaşmayı yap, evraklarını hazırlamalarını sağla, organize et, uçağa bindir gönder, onlar oradayken buradaki aileleriyle ilgilen…. Kabus gibi bir dönemdi o dönem. Neyse bir gün Mahmut diye bir işçiyi arayıp konuşmam gerekiyor.
Zıırrrrr “Aloooooo”
Ben “Mahmut Usta?”
Adam “yohhh, ben deellimmm”
Ben “Mahmut Ustayla görüşebilir miyim?”
Adam “Haaaaa?”
Ben “Mahmut Usta orada mı?”
Adam “Heeee, burdaaa, yanımda”
Ben “Peki Mahmut Usta’yla konuşmam lazım, ben falanca yerden arıyorum, yurt dışıyla ilgili olarak, telefonu verebilir misin?
Adam “laannn maamuutttt bi karı seni arıyooooooooo”
Höönnkkkkkk…. Bunu anlattığımda herkes kızdı ama ben hiç kızmadım bana karı demesine. Hatta çok da gülmüştüm. O gün bugün Mahmut ismini çok severim.
2- Yıllar önce Mahkemelik olmuştum. Nüfus idaresinin kağıdı kaydırması sonucu askerlik şubesinde erkek olarak görünüyormuşum ve beni askere çağırdılar:)))) Ciddiyim… Polisler falan kapımıza geldiler asker kaçağı beni almak için:))) Mahkemeydi, hakimdi derken bayan olduğum ispatlandı… Ay bir gün bunu anlatayım size, başlı başına bir olaydı:)))
3- Fena bir şekilde denizde boğulmaktan korkarım.
4- Israrla, bir gün milli piyangodan büyük ikramiyenin bana çıkacağını düşünüyorum:))) Ve ısrarla para çıktığı zaman sürekli önünden geçtiğim o apartmandan bir daire almayı ve yine ısrarla bir de Uno marka araba almayı düşünüyorum. O kadar zengin olacağım ama işte hayal gücüm Uno kadar çalışıyor:))))
5- Saçlarımdan nefret ediyorum. Çünkü hem çok fazla hem de kalın telli. Sürekli bakım istiyor.
6- Kıyafetlerimin bir çoğunu ben dikerim.
7- Sevdim mi tam severim. Sevmedim mi zerre kadar sevmek için çaba sarf etmem. Bir de sevdiklerimi sildim mi tam silerim. Bir daha geri dönüşü olmaz.
Eveeetttt, şimdi geldi sobeleme sırasına… Heyyooo… Kaç kişi sobeleyeceğiz bilmiyorum. O zaman ben leyya‘yı sobeledim. O da benim gibi seviyor bu oyunu. Hadi şekerim sıra sende:)))
Etiketler: mimlenmek


