Burası benim dünyam... Ağlarım, gülerim, kızarım, severim... Beni var eden her şeyle buradayım... Paylaşmak isterseniz, gönül kapım herkese açık...
Ayça’nın Günlüğü
Bir başka kızsal blog…
2006 yılında başladığım blog oyununda 1 yaşındayım. Hakkımda bilinmesi gereken her şey yazılarımda yer alıyor. Boş vaktinizde uğrarsanız benimle ilgili daha fazla bilgi edinebilirsiniz...
Bir Yorum
Suna Hanım tarafından bir yorum bırakılmış.
Bu yorumu bir çok kişiye örnek teşkil etmesi amacıyla ana sayfaya taşıdım.
Neden böyle bir şey yaptığımı yazının sonunda açıklayacağım.
“o güzel gözlerinizi kitap okumak için kullanın bence. Bakın yabancı ülkelere. Onların yaşam kalitesiyle bizimki ne kadar farklı. Bu bence kadınlarımızın erkeklere oranla daha az eğitilmesinden kaynaklanıyor. Kızlarımızı çocuk bakım kurslarına gönderip bu konuda kitap okumalarını sağlayalım. Hala çeyizlerle uğraşıyorsunuz. Yazık. Zaman kaybı.”
Söylediklerinizin bir kısmına katılıyorum. Kitap okumanın ve dolayısıyla eğitimin önemi tartışma konusu bile olamaz. Yabancı ülkelerde ki (ben bunu muhassar medeniyete ulaşmış ülkeler olarak örnek verdiğinizi düşünüyorum) okuma yazma oranının bizden çok daha yüksek olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Ancak şuna katılmıyorum: “Kadınlarımızın erkeklere oranla daha az eğitilmesinden kaynaklanıyor”… Çünkü ülkemizde ne kadınlarımıza ne de erkeklerimize yeterince eğitim verilmiyor. Hele ki 5 zayıfla sınıf geçilebiliyorsa bu ülkede, kadın-erkek ayrımı yapmadan önce sistemi oturup tartışmak gerekir.
Durum böyleyken bırakın sadece kadınları, insanlarımızın bile eğitilmediği söz konusu.
İnsanlarımız artık düşünemiyor, tartışamıyor. Çünkü tembelliğe adım adım sürükleniyor. Ben bunun çok ince işlenmiş, uzun zamana yaygın bir politika olduğunu düşünüyorum. İnsanlarımızın yargılama, düşünme ve tartışma becerileri yok edilmeye çalışılıyor ve büyük oranda da başarılı olunuyor.
Kanımca, kadın-erkek ayırımı yapmadan önce bunu tartışmak gerekir.
“Kızlarımızı çocuk bakım kurslarına gönderip bu konuda kitap okumalarını sağlayalım” cümlesine şöyle bir açıklık getirmek istiyorum: AÇEP diye bir oluşum var. Anne Çocuk Eğitim Programı… Türkiye’nin hemen hemen her noktasına ulaşılması için büyük özveriyle çalışılan bir program.
UNICEF ve Üniversite destekli bu program Halk Eğitim Merkezleri ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin gerçekten özverili çalışmalarıyla “Anne-Çocuk Eğitimi” başlığı altında, özellikle annelerin daha bilinçli ve çocuklarıyla daha iyi iletişim kurmaları amaçlanıyor. Eğitimin ve öğretimin insan hayatında ki yeri ve önemi sadece teorik bilgilerle değil pratik bilgilerle anlatılıyor. Yapılan takipler sonucunda, bu programa katılan anne ve çocuklarda ki başarı ve gelişme, UNICEF tarafından da takdirle karşılanıyor.
Ayrıca bu çalışmaya ek olarak şu anda “Benim Ailem” adı altında yeni bir program daha verilmeye başlandı. Bu programda sadece anneler değil, babalar da yer almakta. Aile içi iletişim ve çocuk gelişiminin ana başlıklar altında verildiği bu programda da, daha sağlıklı bir aile oluşturmak amaçlanıyor.
Öte yandan her iki program içinde yer alan yazılı materyallerle çocukların defter-kitap-kalem üçlüsü ile tanışması sağlanıyor.
Bu çalışmalara ben de yakından tanık oldum ve bir olay beni gerçekten etkiledi. Şöyle ki; yaşları 3 ile 5 arasında ki çocuklardan bir çalışma grubu oluşturuldu ve çocuklara defter, kalem, silgi vs. verildi. 5 yaşında ki bir çocuk bugüne kadar kalem görmemiş ve eline almamış. Ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınıp ağlamaya başladı. Kalemden korktu… Çocuğun annesi ve babası üniversite mezunuydu… Başka da bir şey söylemek istemiyorum…
“Hala çeyizlerle uğraşıyorsunuz. Yazık. Zaman kaybı.” Cümlenize ise kesinlikle katılmıyorum. “Çeyiz” kavramı bu ülkenin değişmez etiklerinden bir parçasıdır. Muhassar Medeniyetler seviyesine ulaşmak istiyorsak, ananelerimizden ve etiklerimizden kopmadan bunu başarmak zorundayız. Kendi kültürümüze sahip çıkamadığımız için bugün belki de istediğimiz noktaya gelemeyip her geçen gün daha da geriye gidiyoruz.
Ayrıca yurt dışında yapılan bir çok üniversite araştırmasında “hobi” diye tabir edilen kavramın, insan ruh sağlığı açısından olumlu özellikleri olduğu bir çok kez açıklandı. Hobi sahibi olan insanların kendileriyle daha barışık ve çevreleriyle daha rahat iletişim kurabildikleri artık bilinen bir gerçek oldu.
Bu iki nedenden dolayı “Yazık ve Zaman kaybı” tabirlerine katılmam mümkün değil.
“o güzel gözlerinizi kitap okumak için kullanın bence”… Sanırım bu cümle de biraz ön yargı var. Gözlerimin güzel olduğunu bir gerçek ama kitap okumadığım sonucuna nasıl ulaştığınızı anlamadım. Ben çok ciddi anlamda kitap kurduyumdur ve maaşımın önemli bir bölümünü kitaplara yatırırım. Kütüphanemde aklınıza bile gelmeyen, “Hadi canım bunu da mı okudun?” diyebileceğiniz kitapları bulabilirsiniz:))
Evet, şimdi neden Suna Hanımın yorumunu ve verdiğim cevabı ana sayfaya taşıdığımı açıklayabilirim.
İlk önce Suna Hanım’a teşekkür etmek istiyorum.
Çünkü uzun zamandır arzu ettiğim bir yorum şekliydi.
Hakaretvari olmayan, kibar, zarif ama düşüncelerini özgürce söyleyebilen, ortak noktada buluşmaya zemin hazırlayan böyle yorumlara ihtiyacımız var.
Hayatta her şey güllük gülistanlık değildir. Herkes her şeyi beğenmek zorunda değildir.
Yeri geldiği zaman eleştiri yapmalıyız, özgürce düşüncelerimizi söylemeyiz. Gerekirse tartışma ortamı yaratmalıyız ki ortak paydada buluşabilelim. Ama bunların hepsini saygı çerçevesinde gerçekleştirmeliyiz.
Şu örnekte olduğu gibi bu tür yorumlarla bir yere varabileceğimizi zannetmiyorum:
“zeynep | IP: 88.240.243.195
bnlrda bişye bnzıysa ypıyorm dye çkysn mydnaaaaaaa hahaaaaaaaaaaaaaaa
Yaa sorma, işte kendi çapımda eğleniyorum. Sen hiç durma, hemen bir site oluştur…”
“zeynep | IP: 88.240.243.195
oluşturucm bnde ynı ste hpnz grcksnz ders vrcm sze derssssssssss hahaaaaaaaaaaaaaaa
Uzun uğraşlar sonucunda ne yazmak istediğini anladım. Bence de hemen bir site oluştur. Bu ifadeyle eminim bize öğreteceğin bir çok şey vardır. Mesela Türkçe nasıl perişan edilir gibi.”
“zeynep | IP: 78.176.76.28
laf kalabalığına gerek yok güzelim eleştırıyede açık ol yapıyosan bu işi benden sana tavsiye ok kasma kendini olur zamanla
:)”
“zeynep | IP: 78.176.76.28
güzelim sen işleri perişan ederken eğlence oluyo ya senin bildiğin kadar benim unutmuşluğum var neyse ben düşüncemi paylaştım ne kadar yorumlara açık olduğunuzuda anlamış oldum önce sen zeka testı yaptır söz sonuca göre sana özel türkçe dersi vericem anlaştık ayrıca verdiğin cevaplardan işlerin kadar kendininde ne kadar boş biri olduğunu anladım yazık burda harcadıgım zamana ya byyy
Laf kalabalığı yapma demişsin ya ben de söz dinliyorum ve sadece :)”
Suna Hanım, tekrar teşekkür ederiyorum.
Kurdele Nakışı Menekşe
Geçtiğimiz günlerde bir desen yayınlamıştım.
Ve demiştim ki kurdeleden menekşe yakışır bu modele.
Aklıma takıldı; atıp tuttum ama gerçekten yakışır mı?
Merak bu ya, oturdum yaptım.
Fena da olmadı.
Ancak şunu keşfettim; desen birebir uygulanamıyormuş.
Ufak tefek değişiklikler muhakkak gerekiyormuş.
Kısaca sonuç şu;
İşte bu desen:
İşte bu da uygulama;
Ve en dip sonuç: Fotoğraf makinem bozulduuuuuuuuu:(((
Tüm resimlerim flu çıkıyor…
Üffff üffffffffff ve hatta öfffffff………..
Etiketler: kurdale, kurdale nakışı, kurdela, kurdele işi, Kurdele Nakışı
Nişan Kutusu İçin Yardım
Ziyaretçilerimden Sevgili Tuğçe, bir ricada bulunmuş.
Nişan bohçasının içine koymak üzere kalpli bir kutu almış.
Bu kutuyu kurdele ve boncukla işlemek istiyormuş.
Benden desen istemiş.
Şu anda elimde bulunan iki adet kalpli desen vardı hemen yayınlamak istedim.
Ancak kutunun ebatlarını bilemediğim için bu desenler olur mu olmaz mı pek emin değilim.
Bu konuda sizler de yardım ederseniz Tuğçe’ye hep birlikte yaratıcı fikirler verebiliriz.
Çorbada hepimizin tuzu olmasına ne dersiniz.
Yıllar sonra belki de Tuğçe “İşte bu kutuyu sanal dünyadan çıkmış fikirlerle yapmıştım” der:))
Etiketler: kalp deseni, kurdale, kurdela, kurdele nakışı kalpli desen, nişah kutusu, nişan bohçası
Kütüphane’ye En Son Ne Zaman Gittiniz?
Nereden çıktı şimdi bu soru demeyin.
Gerçekten en son ne zaman Kütüphane’ye gittiniz?
Ben en son orta okul zamanında dönem ödevini hazırlamak için gitmiştim.
Kumrular Sokakta ki Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi…
Eski ama bakımlı bir binası vardı.
İçi ilk gittiğimde beni çok etkilemişti.
Ahşap koyu renk masalar ve zemin, yüksek bir tavan…
Bir film karesinde gibi hissetmiştim kendimi.
Ancak ne zaman salonda yürümeye başladım, film birden gerilim filmi olmuştu.
Hele bir de oturmaya kalkınca tam bir korku filmine dönüştü.
Çünkü ahşaplar gıcırdıyordu…
Gülmeyin…
Orta okul öğrencisiyim.
Bize kütüphanede gürültü yapılmaz, araştırma yapan insanlar rahatsız edilmez denmiş.
Ama kütüphane gıcırdıyor…
Herhalde herkes benim gibi düşündüğü için zaten kimseden ses çıkmıyor, o sessizlik içinde ki gıcırdamayı bir düşünün siz.
Hele bir de gıcık tutar, öksürük gelmez mi?
Allahım, o gıcırdayan tahtalar yarılsa da ben bir içine girsem de, rezil olmaktan kurtulsam…
Ama tabi ki o öksürük geçmek bilmez, o tahtalarda yarılmaz…
Hele bir de öksürmeyim diye kendinizi tutarsınız, tutarsınız en sonunda tuhaf bir sesler o öksürük çıkar ya boğazınızdan….
İki kat rezil bir durum…
Offf offf offfff…
Şimdi olsa hiç umurumda bile olmaz ama o zamanlar daha küçücüktüm ben yaaaa…
Şimdi yazarken hatırladım, daha sonra da gittim ben kütüphaneye.
Bahçelide ki Milli Kütüphane’ye gittim en son.
Sanırım 7-8 yıl oldu.
Muhabirlik yaptığım dönemlerde, bir televizyon programcısı için metin hazırlıyordum.
“Geçmişten günümüze Türkiye’de Magazin Haberciliği” gibi bir konuydu yanılmıyorsam.
O sayfayı nasıl bir kapattıysam o döneme ait her şeyi silmişim beynimden:))
Çok büyük, aydınlık ve ciddi bir donanıma sahip bir kütüphane idi Milli Kütüphane.
Şimdi çok çok daha gelişmiştir.
Aslında belki de zaman zaman oturduğumuz yerden kalkıp, kütüphane, müze gibi yerleri ziyaret etmek ruhumuzu şımartmanın bir yolu olabilir mi
Etiketler: kütüphane
Uyku Baba
Kendimi çok yorgun hissediyorum.
Birkaç gündür sabaha kadar üçte uyuyup, sabah altıda kalkmanın etkisi olabilir mi acaba?
Dün şöyle bir program yapmıştım kendi kendime:
İşten erken çıkacağım, Kızılay’a kadar yürüyeceğim, vitrinlere baka baka, lay lay lom yaparak otobüsüme bineceğim, evimde anneciğimin sıcacık yemeğini yiyeceğim, ütümü yapacağım ve en geç 23:00′de yatacağım. Yorganıma sıkıca sarılacağım, sadece sağ elimin hafifçe çıkabileceği bir boşluk olacak. Çünkü televizyon kumandası ile uyuyana kadar o kanal senin bu kanal benim dolaşacağım.
Ben kanalları dolaşırken, uyku baba gelecek, beni kollarına alacak, sıkıca sarılacak, saçımı okşayarak kulağıma “Uyu benim güzel kızım, seni bulutların arasında yolculuğa çıkartmaya geldim” diyecek. Ninniler söyleyecek ve ben Uyku Baba’nın kollarında bulutlara doğru uçacağım.
İşte ben böyle düşündüm ya, hayal kurdum ya, sonuç ne?
Tabi ki olmadı.
Tam eşyalarımı toplamaya başladım, çıkmak için hazırlık yaparken zırrrr bir telefon…
Sabaha hazır olması gereken çok önemli bir iş…
Haydaaaaa…
Neyse söylenmenin bir faydası yok diyerek başladım çalışmaya.
Ofisten çıktığımda saat 23:00′dü.
Neyse planımın bir bölümünü yapamadım ama Uyku Baba hala gecikmeli de olsa beni bekliyor.
Eve gittim, anne ile kısa bir günün gelişmeleri, yorumları ve dedikodusundan sonra canım yatağıma doğru yollandım.
Bir yatak, bir yastık, bir yorgan, bir nevresim bu kadar mı sevilir, bu kadar mı özlenir?
Kedi gibi mırıl mırıl sesler çıkararak, gerinerek yattım yatağıma.
Sağ olsun Uyku Baba fazla bekletmedi beni hemen geldi.
Tam beraber bulutlara doğru çıkacakken, tuhaf bir gürültü çalındı kulağıma.
Her ne kadar duymak istemesem de gürültünün kaynağı cep telefonummuş.
Allahım gecenin köründe ne diye telefon çalar ki?
Ve ben ne akla hizmet kapatmam ki telefonumu?
Bilmediğim bir numara. İnşallah yanlış arıyorlardır da gece gece bir güzel kalaylarım sonra yatar zıbarırım.
Sert bir sesle “Alo”
“Ayça Hanım?”
Bismillah, kim ola bu? Daha yumuşak ve soru işaretleri dolu bir sesle “Efendim?”
“Ben falanca güvenlik şirketinden filancayım. Alarm kurulmadı, ofiste çalışma mı var?”
“Biz çıkarken bir kişi kalmıştı ama saat yarım olmuş, bu saate kadar kalmış olabilir mi acaba?” diye salakça bir soru sordum adama.
Neyse ki adamcağızla tanıştığımız için bu soruyu gayet doğal karşılayıp beni bozmadı ve “Biz birkaç defa aradık ofisi ama cevap veren yok” dedi.
“Ben de bir arayım ve size bilgi vereyim, ona göre ne yapacağımıza karar veririz” diyerek kapattım telefonu.
Başladım şirketi aramaya. Ara ara ara ara telefonu açan yok.
İşin kötü tarafı, arkadaşın cep telefonu da kayıtlı değil.
Ne kadar gereksiz numara varsa (THY kargo servisi, kırtasiye, bakkal, çakkal, dış kapının dış mandalının teyzesinin numarası gibi) telefonumda kayıtlı ama gerekli olan kişinin cep numarası yok.
Aradım tekrar güvenlik şirketini, “Kurun alarmı” dedim.
“Ama ya içerde çalışan varsa, hareket detektörleri devreye girer ve alarm çalar”
“Birisi olsaydı telefonun sesini duymamasına imkan yoktu, muhtemelen unutuldu alarmın kurulması, kurun lütfen”
Yaşasın canım yatağım bekle geliyorum diyerek cumburlop tekrar yattım, sarıldım sarmalandım “Gel Uyku Baba geeelll geeellll” diye mırıldanırken ve uyku baba yola çıkmış dıgıdık dıgıdık gelirken bir telefon daha…
Bu ne yaaaaaaaaaaaaaa????????
Efendim, benim çalışkan arkadaşım meğerse büroda değilmiymiş. Gecenin bir köründe inlerle cinleri rahatsız etmemek amacıyla kulaklıkla müzik dinlediği için telefonların sesini duymamış. Su almak için yerinden kalktığı anda da alarm çalmaya başlamış.
Güvenlik şirketi bir yandan, arkadaş bir yandan, apartman kapıcısı bir yandan, patron bir yandan aramaz mı?
Ortalık sakinleşene kadar epey bir vakit geçti.
Bu arada Uyku Baba da “Hadi kızım hadi, çocuk oyuncağı mı bu, gel diyeceksin geleceğim, git diyeceksin gideceğim, benim işim gücüm var, ne halin varsa gör” demez mi?
En son saate baktığımda saat 03:30 du.
Ne zaman 06:00 oldu bilmiyorum…
Acaba kendimi yorgun hissetmemim nedeni uykusuzluk mu?
Not1: Bugün hiçbir program yapmayacağım:)))))
Not2: Bu da böyle bir anımdı iştecik…
Not3: Git Uyku Baba giiittttt…
Etiketler: alarm, nevresim, uyku baba, yastık yorgan




