Burası benim dünyam... Ağlarım, gülerim, kızarım, severim... Beni var eden her şeyle buradayım... Paylaşmak isterseniz, gönül kapım herkese açık...
Ayça’nın Günlüğü
Bir başka kızsal blog…
2006 yılında başladığım blog oyununda 1 yaşındayım. Hakkımda bilinmesi gereken her şey yazılarımda yer alıyor. Boş vaktinizde uğrarsanız benimle ilgili daha fazla bilgi edinebilirsiniz...
Burcu Kurabiyesi
Eeee, gelin yaparda görümce durur mu?
Ben bu işi çok sevdim.
Onlar yapsınlar, bana malzeme çıksın:)))
Hazıra mı konuyorum?
Bence Eveettttt…
“Saklı Kent”, “Su Böreği” derken, benim dünyalar güzeli Görümce Burcu’m da daha fazla dayanamayıp nefis mi nefis bir kurabiye yaptı…
Yaşasın kuzen sahibi olmak:)))
Kevgir‘i takip edenler bilir; Bir kurabiye macerası yaşamıştım.
Ondan sonra kurabiyelere karşı farkında olmadan biraz önyargılı davranmaya başlamışım.
Ta ki, Burcumun yaptığı kurabiyelere kadar.
Mutfaktaki başarısını bildiğim için kurabiyenin kötü olmayacağını biliyordum ama beni böyle mahvedebileceğini tahmin etmedim.
Bir çoğumuz tek bir kurabiyeyle yetinmez.
Mutfağa girince en az iki çeşit, tatlı ve tuzlu olmak üzere fırından bir şey çıkartmazsak rahat edemeyiz.
Burcum da çeşit çeşit meşhur “K” lardan oluşan bir tabak hazırlamış ve ikram etti.
Kurabiye hariç hepsini afiyetle sildim süpürdüm.
Sıra geldi kurabiyeye ama kurabiye bana bakıyor, ben kurabiyeye, Burcu ikimize birden…
Allahım yesem bir türlü yemesem bir türlü…
Hani bilindik kurabiye tadıdır diye düşünüyorum, yediğim onca güzel şeyden sonra son noktayı kurabiyeyle koymak istemiyorum.
Ama Burcu’nun gözlü tacizini de ensemde hissediyorum…
Ehh ne yapalım, kaderde varsa diyerek aldım ve attım ağzıma…
Ahandaaa….
Bu, bu, bu nasıl bir şeydir bu…
Ay anlatabilir miyim o tadı acaba sizlere…
Sert ama yumuşak, tatlı ama iç bayıltan cinsinden değil, ağızda köpük gibi dağılan, içinde ki fındıklarla ahenk içinde dans eden… Pudra şekeri ile tarçının nefis uyumu… İnsana zorla bir tane daha, bir tane daha yemeye zorlayan nefis bir kurabiye…
Durur muyum hiç; “Burcu’cuğum (bir şey istemeye hazırlık sesi ve sırnaşıklığı eşliğinde), bunun tarifini versene çok güzel olmuşşşşşş (Burada iyice yavşamış bir tavır)”
Burcu, (biliyordum zaten tavrı içinde, kendinden emin ve hazırlıklı) “yarım su bardağı katı yağ, yarım su bardağı sıvı yağ, 2 yemek kaşığı pudra şekeri, 1 su bardağı iri dövülmüş fındık, 1 paket vanilya ve tabi ki un” (Kurban olurum ben seni verene. Biliyor tabi ki ablasının isteyeceğini hazırlanmış dünya güzelim) “Ayça Ablacığım, bu tariften 70 tane kurabiye çıkıyor.. Tüm malzemeleri bir güzel karıştıracaksın, fındıktan büyük, cevizden küçük toplar yapacaksın. Bu kurabiyenin püf noktası pişirilmesinde. Kesinlikle kurabiyeler sararmayacak ama pişmiş olacak. Başında, gözün fırın camında, huşuu içinde bekleyeceksin. Süresi ne kadar diye sorarsan söyleyemem. O Allah tarafından gelen bir dürtü… Fırına bakarken bakarken birden piştiğini hissedeceksin ve hemen fırından çıkartacaksın… Tecrübe gerekiyor biraz, bilemem sen yapabilir misin:))) (Yok, yok ben bunların hepsini döveceğim. Bam telimi biliyorlar ya, dokundurmadan geçmiyorlar) Sonra ablacığım kurabiyeleri soğumaya bırakacaksın. Öbür tarafta bir çay bardağı pudra şekeri ile bir yemek kaşığı tarçının çukur bir kapta iyice harmanlayıp soğuttuğun kurabiyeleri içine atıp zıplatacaksın! (Buyur????) Yani hoppidi hoppidi yapacaksın…”
:)))) Ya ben diyorum size, bizim sülalenin hepsi birer stand-up şaheseri… Boş yok… İnanın hiç sıkılmazsınız… 7 sinden 70′ine hepsi bi alem:))))
Şaka bir yana gerçekten muhteşem olmuş kurabiyeler. Muhakkak deneyin, ama pişirmesini yapabilir misiniz bilmiyorum:))))))))))
Etiketler: Burcu, kurabiye, tarçın
Su Böreği
Bizim gelinden bahsetmiştim..
Çok fena çoookkkk..
Hem güzel, hem becerikli…
Üşenmemiş oturmuş su böreği yapmış…
Bir de lezzetli olmuş ki sormayın.
Ancak üç tanesini kaçırıp resimleyebildim….

Buyurun size, gelinin ağzından su böreği tarifi:
“İşte Ayça Abla, 5 tane yumurtayı kırıyorsun. İçine tuz ve un koyuyorsun. Sert bir hamur yoğuruyorsun. Sonra tepsi büyüklüğünde yufka açıyorsun. Asıl püf noktası burada, açtığın yufkaları ilk önce dinlendireceksin. Çünkü yoruluyorlar (Hem güzel, hem akıllı, hem de şakacı gelin). Yufkaların aralarına bez koyacaksın ki, nemi alsın (Kırk yıllık aşçı gibi maşallahhhh.). Diğer tarafta kocaman bi tencerede içine tuz koyduğun suyu kaynatacaksın. Yanında da gene büyük bi tencerede soğuk su olacak. En alttan başlayarak yufkaları önce sıcak suyun içine atacaksın, haşlar gibi yapıp çıkaracaksın ve soğuk suyun içine bırakacaksın. Ama benim tavsiyem iki kişiyle yapsınlar zor olur (Vay vay vay, çok bilmiş gelin). Yufkalar soğuduktan sonra süzgeçten geçirip suyunu bir güzel alacaksın. Sonra tepsiye yayacaksın. Öbür tarafta tereyağı eritip sıvıyağ ile bir karışım hazırlayacaksın. Her yufkanın arasına bu karışımdan bolca süreceksin (Tabi kendisi fidan gibi ya, kilo sorunu yok ya, doldurur yağı içine). Ortasına peynirli harcını koyup tüm yufkaları bu şekilde tepsiye yerleştireceksin. En üstüne de yağlı karışımı döküp sıcak fırına atacaksın. Anladın mı Ayça Abla (Ben bu gelini döverim:))))”
Ama sonuç gerçekten muhteşemdi.
İşte analar ne evlatlar yetiştiriyor diye boşuna demiyorlar:))))
Ellerine sağlık güzel gelin…
Etiketler: su böreği
Saklı Kent
Evin en küçüğü olanlar bilir: Evin en küçüğü olmak çok zordurrrr…
Bir kere su hep sizden istenir…
Bakkala hep siz gidersiniz…
Kapı çaldığında hep siz bakarsınız…
Sofrayı hep siz hazırlarsınız ve toplarsınız…
Unutulan tuzluğu yemeğin ortasında hep siz getirirsiniz…
Evde yaşanan olaylardan en son (babanız hariç) hep sizin haberiniz olur…
Vs. vs. vs. vs….
En avantajlı yanı ise, istediğiz kadar şımarabilirsiniz, sırnaşabilirsiniz, kapris yapabilirsiniz:)))
Sırf ilk bölümde saydığım şeyleri yapmamak için yıllardır bir kardeş özlemi çeker dururum.
Ama bizimkileri bir türlü kandıramadım…
Hatırlıyorum en son şöyle demiştim “Ya bana bi kardeş yapın yada beceremiyorsanız boşanın, alla alla yaaaaa, siz beni hiç düşünmüyorsunuz!”
Sonra da bu söylediğimin ne kadar saçma olduğunu anladım ama işte söyledim, ohh canıma değsin…
Neyse, yıllardır içimde olan bu ukte, kuzenlerimin (bu arada hala bir yeğenim yok, asla hala olamayacağıma kanaat getirdim artık) yatıya gelmesiyle bir nebze azalıyor.
Canım kuzenip Fırat’cığım birkaç günlüğüne bize kalmaya geldi.
Bir daha ne zaman gelir bilemiyorum çünkü canından bezdirdim…
Garibim, misafirliğe geldiği teyzesinin evinde köle gibi çalıştı durdu.
“Onu getir, bunu götür, onu yap, bunu yapma, kapıya bak, telefona bak, bakkala git, ne zaman dışarı çıkacaksın, kimlerle buluşacaksın, ne zaman geleceksin, beni saat başı ara, çıkmadan şu duvarı bi silsene!!!!”
Haaaa bu arada kuzenim 25 yaşında kapı kadar bir herif…
En sonunda Fırat’ımı isyan ettirdim.
Şöyle ki;
Uzun oturur vaziyette televizyon seyrederken kapı çaldı.
Evin hiçbir ferdinde en ufak bir hareket yok.
Kapı bir daha çaldı…
Benim tepkim şu: “Fıraaattttt, kapı çalıyorrrrrrrr”
Fırat’ım “Yaaaa abla yaaaa, komşularınızla beni ahbap ettiniz, bakmıyorum artık kapıya yaaaaaa…”:)))
Ha bu arada size “Saklıkent” adlı şaheserlerle tanıştırmak istiyorum.
Bu da diğer kuzenim Buğra’mın eşi Beyza’cık yaptı…
Beyza, mutfakta inanılmaz becerikli, hamarat ve pratik bir bayan.
Boşuna dememişler gelinler kaynana hamuruyla yoğurulur diye…

Patatesler haşlanır, püre haline getirilir. İçine tuz, karabiber, pul biber ve bir yemek kaşığı tereyağ koyup bir güzel yoğuruluyor. Daha sonra poğaça yapar gibi elde yuvarlak açılıyor ve içine küçük bir parça kornişon turşu, bir parça sosis ve 2-3 adet haşlanmış mısır konuyor. Yuvarlatılıyor. Sıra sıra servis tabağına yerleştiriliyor. Diğer yanda yoğurt biraz sulandırılıyor. Arzu eden içine bir miktar sarımsak da koyabilir. Diğer tarafta bir miktar tereyağ, kırmızı toz biberle iyice kızdırılır.
Toplarımızın üzerine önce yoğurt, sonra kızdırılmış tereyağ dökülür en üstüne de bolca nane serpilir. Ondan sonra da hapur hupur yenir….
Sevgiler…
Etiketler: kumpir, patates, saklıkent
Cevizli Eriste
Ay Ben Gene Kaçırdım…
Yok yok kabul ediyorum; Ben bakan körlerden oldum…
Günlerdir bloglarda etkinlik furyası var, hepsine güzel güzel bakıyorum ama ne hikmetse hiç üzerime alınmıyorum.
Nihayet bugün dank etti ama maalesef gene geç kalmışım.
Aslına hayatı bu kadar geriden taklip etmem ama bugünlerde böyle işte.
“Ye#28 Geleneksel Kış Hazırlıkları” konulu etkinliğe ben de Kaplumbağa misali bir resimle katılmak istedim.
Daha önce bir mantı maceram vardı, bazılarınız okumuş olabilir. O facia sonunda hamuru değerlendirmek için kestiğim erişteyi, allayıp pullayıp yeni gibi sunuyorum, çaktırmayın:)))
Bu arada Cevizli Erişte yapar mısınız?
Lezzetli ve kalori deposu yemekler arasında salına salına yerini alan Cevizli Erişte’yi yapmayanınız varsa muhakkak denemeli.
Uzun zamandır yapmıyoruz ama sabahın şu kör gözünde sanki yapıyormuş gibi canlandırarak anlatayım size:
Diyelim ki bir Pazar günü… Ev ahalisi öğlene doğru vızıldanmaya başladı “Şöyle güzel ve değişik bir yemek olsa da yesek”… Üfff gene iş başa düştü yani… Pazar Pazar yan gelip yatmak dururken şimdi kalk saatlerce mutfakta uğraş didin, 2 dakika da yensin bitsin gitsin yaptıkların (Aaaa, hemencecik moda girdim yani!!). En iyisi basit, kolay ve doyurucu bir yemek: Cevizli Erişte…
Erzak dolabı açılır taaa arkalarda kalan erişte çıkarılır. Sıcak ve tuzlu suda haşlanmaya bırakılır. Diğer tarafta bir miktar köy peyniri (olsa ne güzel olur, yoksa dayayın beyaz peyniri) çatalla ezilir. Bolca ceviz havanda dövülür (Biraz iri kıyım kalması tercih edilir). Şööyleee bolca da tereyağ eritilir…
Erişte haşlandıktan sonra yuvarlak borcama (niye yuvarlaksa, sanki kare yada dikdörtgen olunca tadı değişiyor) biraz erişte konur. Üzerine ezdiğimiz peynir ve cevizler bolca serpilir. Bir kat erişte, bir kat peynirli-cevizli iç daha konur. En üste kalan erişteler yerleştirildikten sonra, erittiğimiz ve hafif yanmaya yüz tutmuş terayağ yemeğin üstüne dökülür.
Dumanı üstündeyken sofraya getirilir ve lööönnnkk diye masanın ortasına bırakılır… Böyle yapın ki eşiniz kaldırsın borcamı kafanıza indirsin:))))
Şaka tabi ki… Sevginizle pişirdiğiniz yemeğinizi ev ahalisinin tabaklarına paylaştırıp, onların yüzündeki mutluluğu görerek, ağzınıza attığınız her lokmada erişte, peynir, tereyağ ve cevizin o eşsiz dansını hissederek, bir öğünü daha başarıyla atlatmış olmanın haklı gururunu yaşayabilirsiniz…
Sevgiler, saygılar, hürmetler…
Etiketler: cevizli erişte, peynir, tereyağ
Gozleme
Aslında gözlemeyi bilmeyenimiz yoktur.
Muhakkak her evde yapılır.
En kötü ihtimalle yufkadan bile yalan dolan bir gözleme yapılıp nefis köreltilir.
Ancak ben size çok özel bir gözleme tarifi vereceğim.
Gözlememizin adı: Etli Gözleme…
Annemin memleketi olan, Ankara’nın Çamlıdere yöresine ait bir tariftir bu.
“Etli Gözleme”, yöresel özelliğini, içine konulan ottan almaktadır.
Un, maya, su ve tuz ile hamur yoğurulur.
İç olarak; kıyma, soğan, yağ, tuz ve Çamlıdere ağzıyla “Güye Otu” yani Soğan Otu kavrularak hazırlanır.
Şimdi ben bu kadar kendimden emin bir şekilde yazdım ya, siz benim bu işte usta olduğumu sanıyorsunuz değil mi?
Yanılıyorsunuz…
Yemek yapmak, hele ki gözleme yapmak kiimmm, ben kimmm…
Ama taktım ya bir kere, ben yapacağım.
Buyrun gözleme macerasına;
Ayça: “Anneciğim (Bir şey isteneceği zaman muhakkak söze bu şekilde başlanır) sen tarif etsen de ben gözleme yapsam, çok canım çekti”
Anne: “Yapamazsın”
Ayça : “Ya, bi deneyim ne olacak ki sanki, zaten sen bana bir şey öğretmiyorsun. Beni kınamazlar ki seni kınarlar, anası yatmış, kızına bir şey öğretmemiş. Yarın bir gün el içine çıktığımda kimbilir neler derler, vıdı vıdı vıdı vıdı”
Anne : “Ayyy, tamam kes, üç kuruş ver konuşsun beş kuruş ver susmasın. Kalk yap”
1-0 ben öndeyim:)))
Ayça : “Peki şimdi hamurunu nasıl yoğuracağız”
Anne: “Biraz un koy, biraz su koy, orada biraz toz maya vardı biraz onsan koy biraz da tuz koy, güzelce yoğur”
Ayça : “Oldu anacığım. Yani senin şu tariflerine de bayılıyorum. Biraz ın ölçüsü nedir, ben ne anlarım”
Anne: “Marifet onu anlayıp, yapmaktadır. Ben söyledikten sonra bir önemi kalmaz. Öyle bardakla, kaşıkla yemek yapılmaz. Kadın dediğinin ölçüsü gözündedir”
Yürüüü be annem kim tutar seniiiiiiiiiii…
Başından savmak istiyor ya, başardı da, bulaşmıycam… 1-1 berabereyiz:)))
Şimddiii, hamur yoğurulacak kap alınır. Biraz su ısıtılıp, kuru maya bir güzel eritilir. Dur suyunu az koyayım da deli gibi hamur olmasın. Hıh pek güzel oldu. Biraz da un koyalım, bir fiske de tuz.. Yoğur yoğur yoğur.. Elime yapıştı. O zaman biraz daha un.
“Anneeee, bunun kıvamı nasıl olacak?”
“Kulak memesi yumuşaklığında”
Allahım kulak mememi seviyorum. Yani bir kıvam, ancak ve ancak insan vücudundan bir uzuvla bu şekilde anlatılabilir. Yani kulak memesi deyip geçmeyin. Ya olmasaydı biz yemekleri, börek çörekleri nasıl yapardık. Perişan olurduk valla…
Neyse un du suydu derken, ve unlu bir kulak memesi eşliğinde (kıvam ancak dokunarak anlaşılabilir) hamuru yoğurdum.
“Anneeeeee… Geeeellll… Bir tanesini sen yap hem göreyim hem de resmini çekeyim, bak seni meşhur edeceğim. Uçan Kuş artık senin peşinde koşacak, artık seyreden değil seyredilen olacaksın, gel kız gelll…”
“Zevzek seni, konuşmada bak şimdi: İlk önce hamuru pazılara ayıracaksın. Bir avuç kadar pazı yeterli olur. Ondan sonra pazının bir tanesini alıp, güzelce açacaksın. Bir fırın tepsisi büyüklüğünde olacak”
“Ya anne, biz bunu mayaladık ama mayanın gelmesini beklemeyecek miyiz?”
“Hayır, burada ki amaç gözlemenin yumuşak olmasını sağlamak. Zaten pişirirken o hafif hafif mayalanır”
“Hımmm, anladım…”
“Hamuru açtıktan sonra bir güzel her tarafını yağlayacaksın. Sonra bohça şeklinde katlayacaksın. Ancak her katladığın tarafı tekrar tekrar yağlayacaksın”
“Oooo, anne ya, bu deli gibi yağ oldu ne biçim kilo yapar haberin var mı?”
“Sanki az yağlandığında az kilo yapar dimi. Yanında şekersiz çay iç bir şey olmaz…”
Stand-up cı annem benim… 2-1 annem önde…
“Hamuru bohça gibi kapattıktan sonra tekrar açacaksın. Biraz öncekinden daha küçük bir yuvarlak yaptıktan sonra içi koyup, katlayıp, kızgın teflon tavaya atacaksın. Ahhh, ahhh asıl bunu sac üstünde yapacaksın… Altına odun atacaksın çıtır çıtır yanarken, sacın üstünde bir güzel pişecek ki tadını işte o zaman gör sen… Şimdi doğalgaz üzerinde, teflon da pişirmeye çalış bunu… Her şey yok oldu bizim zamanımızda biz şöyle yapardık, böyle olurdu, dır dır dır dır vır vır vır…”
“Tamam tamam öğrendim ben yaparım artık, hadi byeeee sana”
Eveeett, ilk önce pazı alınır. Tezgah bir parça unlanır ve hamur açılmaya başlanır. Aaaa, oklovaya yapıştı bu hamur… Ya bırak, ayrıl… Ayrılsanaaaaa… Cık… İyi tamam panik yok. Yeniden başla. Oklovadan sıyır hamuru bir güzel yuvarlat. Ayyy pek güzel oluyor, Top gibi sanki… Tekrar açmaya başla… Birazcık aç, un serp, birazcık daha aç tekrar un serp, biraz daha aç, unla…
Salondan bir ses: “Ayçaaaaaaaa, çok unlamaaaa hamuruuuuu!!!”
Ya bu ne yaaaaaaa…
Kamera mı var mutfaktaaaa….
Bu annelerin her şeyi bilmesi gerekiyor muuuuu…
Bu nedir böyle yaaaaaa…
Küçüklüğümden beri bu kadından gizli bir iş yapamadım.
Sanki doğduğumda içime bir çip yerleştirmiş, her hareketimi takip ediyor.
Yıllar yılı bir şey yaparken “Acaba annem beni izliyor mu” korkusunu içinde yaşadım.
Uzun süre erkek arkadaşımla elele bile tutuşamadım ben yaaaa…
İlk kez okulu astığımda 5 dakika eve geç gitmiştim ve annem, “seni bugün Kızılay’da görmüşler” demişti.
10 dakika şok içinde kalıp “ama ama ama ben, anne, hık mık” yapıp ağlamıştım. Yıllar sonra annem itiraf etmişti, “Bildiğimden değil, sadece deneme yapmıştım, sen de dökülmüştün” diye:)))
Neyse, ağzı burnu bir tarafa giden hamurumu açıp, içine malzemesini yerleştirip kapattım. Ama yarım ay şekilde olmadı ki bu hamur. Kare desem değil, dikdörtgen değil, beşgen, altıgen piramit, silindir… Hiçbir geometrik şekle benzemiyor… Eeee ne olacak şimdi??? Hemen bir beyin fırtınası daha… Bir bıçak alınır… Kenarlarında ki fazlalıklar güzelcene kesilir ve yüce kadın Anne çağırılır… Hava atacağım ya, güya yaptım ya…
“Anneee, gel bak gell, biricik kızın ne kadar marifetli”
“Hımmm aferim, ellerine sağlık, o kestiğin parçaları atma da onlardan bir tane de boş gözleme yap bari”…
Yaaaaaaaaaaaaaaaaaa….. Bu anneler her şeyi bilmek zorundalar mıııııııııııı……………





