Burası benim dünyam... Ağlarım, gülerim, kızarım, severim... Beni var eden her şeyle buradayım... Paylaşmak isterseniz, gönül kapım herkese açık...
Ayça’nın Günlüğü
Bir başka kızsal blog…
2006 yılında başladığım blog oyununda 1 yaşındayım. Hakkımda bilinmesi gereken her şey yazılarımda yer alıyor. Boş vaktinizde uğrarsanız benimle ilgili daha fazla bilgi edinebilirsiniz...
Ölüm
Bugüne kadar ölü görmedim.
Ölüm döşeğinde yatan, son nefesini vermeye çalışan kimse görmedim.
Böyle ortamlardan mümkün olduğunca kaçtım.
“Korkarım” dedim, “O’nu böyle hatırlamak istemiyorum” dedim, “Dayanamam, bayılırım” dedim, çeşit çeşit bahaneler uydurdum.
Derken bir telefon geldi.
Can arkadaşlarımdan İrem’in annesi Nevin Teyzem aramızdan ayrılıyormuş.
Akciğerde ki kanser beyine, oradan da kemiklere sıçramış ve artık son zamanı gelmiş.
Tuhaf bir şekilde hazırlandım ve evlerine gittim.
Hiçbir şey düşünmedim, düşünemedim, gitmem gerekiyordu ve gittim.
Korkmadım… Nevin Teyzemi böyle görmenin, benim onunla geçirdiğim tatlı anılarımı kesinlikle etkilemeyeceğini anladım. Dayanamam diye bir şey yokmuş, bayılmak ise sadece palavraymış.
Hele ki, başında Kur’an okunurken Allah kelimesini tekrar etmeye çalışması -ki bilinci yerinde değilken bile- Kelimeyi Şahadet getirme gayreti beni başka başka alemlere götürdü.
Asla unutamayacağım tek şey ise şu: İrem’in “Anne” diye seslenmesiyle gözlerini açması ve kızına o büyüleyici bakışı…
O kadar çok şey anlatıyordu ki o bakış… Benim kelime haznem yetersiz kalıyor bunu ifade etmeye.
Evden çıktığımda, Nevin Teyzem aynı şekildeydi.
Acı çekmediğini bilmek rahatlatıyor ama insan bir yandan da “Yüce Rabbim, kavuşsun artık sana” diye içinden geçiriyor.
Her şeyin olduğu kadar ölümün de Allah hayırlısını versin.
Çektirmeden, süründürmeden, elden ayaktan düşürmeden alsın bizi yanına…
Ve geride kalanlara dayanma gücü, sabrı versin…
Kurdele Nakışı Desenleri
Kurdele Nakışı Desenlerine devam.
Bugün gene kendi çizdiğim bir modeli beğeninize sunacağım.
İnternette yine bir “desen arama kazı sondajındayken” aşağıda görmüş olduğunuz modeli buldum.
Tek başına garip garip duruyordu kenarda.
İçim acıdı, gel bakayım sen yamacıma yamacıma dedim:))
Pek akıllı usluymuş geldi hemen yanıma.
Biraz konuştuk (!) dertleştik (!), kendisinden ne gibi (etinden, sütünden, yününden) faydalanabileceğim hakkında fikirler verdi.
Sonunda bir kaç desen oluşturduk.
İlki; çıkış noktası kare olan bir model:
İkincisi; çıkış noktası yuvarlak olan bir model:
Her iki model salon takımı için rahatlıkla kullanılabilir.
Kumaşın ortasına deseni yerleştirebilirsiniz.
Etrafına en küçük çiçek kompozisyonunu serpiştirebilirsiniz.
Mesela:
Kim bilir sizin aklınıza neler neler gelir.
Belki bu deseni kumaşın ortasına değil de köşelerine uygulamak isteyebilirsiniz…
Ya da hiç üşenmez, tüm kenarlara uzunlu kısalı bu modeli sıra sıra yerleştirirsiniz -ki muhteşem olur.
Ama ben çizerken bile üşendim:)))
Daha önce de belirttim ya, hayal gücünüzü kullanarak, çok anlamsız gelen bir deseni bile bir çok şekle sokabilirsiniz
Etiketler: kurdale, kurdele, kurdele işi, kurdele nakışı desenleri, vs vs vs
Utanç Duvarı
Çok hoş bir oluşum keşfettim.
Belki bir çoğunuz biliyorsunuz, ancak ben yeni gördüm: UTANÇ DUVARI
Bir çoğumuzun şikayetçi olduğu (ki ben de son zamanlarda rahatsız olmaya başladım) resim ve içerik kopyalama faciası için olumlu bir çalışma.
Belki de bazı tembeller için caydırıcı bir mekanizma olabilir.
Bence sayfalarımızda bu oluşuma link verirsek, bir çok kişinin dikkatini çeker ve bazı tembelleri (ay öbür kelimeyi kullanmak nedense bugün içimden gelmedi) düşündürmeye sevk edebiliriz.
(Ayol ne kadar zarif yazdım ben bu yazıyı, hasta mıyım acaba:))))
Etiketler: utanç duvarı
Hoş Bir Jest
Geçtiğimiz günlerde hoş bir jestle karşılaştık.
Daha önce belirtmiştim, benim meşhur annem Çamlıdere’li…
Ancak dedem ve anneannem, evlendikten kısa bir süre sonra Çamlıdere’den ayrılmış, önce Ankara, sonra da İzmir’de ekmek kavgasına düşmüş.
Ama bebekliklerinin, çocukluklarının ve gençliklerinin geçtiği Çamlıdere’yi unutamamışlar. Mümkün olan her fırsatı değerlendirip, memleketlerine gelmek için çaba göstermişler.
Dedem için bu özlem öyle bir boyuta ulaşmış ki, memleketine olan hasretini kelimelere dökmüş…
Çok sevdiğimiz bir aile büyüğümüz, yıllar sonra dedemin bu şiirini bulmuş, “Çamlıdere ve Doğa Dostları Derneği”nin yayını olan www.camliderem.org adresinde aile resmiyle birlikte yayınlamış.
Bizim için çok anlamlı ve çok duygusal bu jest için kendisine çok teşekkür ederim.
Dedemin şiirini buradan okuyabilirsiniz…
Umarım bir gün tüm hasretler sona erer…
Etiketler: , çamlıdere, hasret, özlem
Şehriye Çorbası
Hastayım hasta, canım ister pasta…
Aman aman, çok kötü fena hasta olmuşum…
Pazartesi günü o Ankara’nın uzun zamandır yaşadığı en büyük soğuk gününde ben 50 dakika otobüs bekleyince şifayı da kapmışım.
Ay bizim bu otobüs vukuatımız bitmedi bitmeyecek de…
Ağız burun bir tarafta bir haftadır dolaşıyorum ortalıkta…
Özellikle patronların odasının önünden geçerken ağzımı falan kapatmadan hapşırıyorum ki, hani mikrop saçmayım diye beni eve göndersinler ama ıhhhhh, nafile…
Kara bahtım kör talihim, işler de öyle bir yoğun ki, nefes alamıyoruz…
Gerçi ben zaten hiç nefes alamıyorum.
Ağzı açık ayran budalası gibi oldum:)))
Şimdi bana ne senin hastalığından diyeceksiniz dimi..
Bana ne… Derseniz diyin.
Anlatıcam iştecik…
Otobüstekiler bile bana geçmiş olsun diyorlarsa siz de diyeceksiniz, bir an önce geçecek.
Gerçi otobüste ki vatandaşların “Geçmiş olsun” dilekleri arasında hafiften bir çıkar sezinliyorum…
Şöyle ki; Selpak’ın “Bulutsu Yumuşaklık” karton mendilleri vardır ya, onunla otobüse binip, kutuya, küçük kız çocukların bebeklerine sıkı sıkı sarılmaları gibi sarılıp ve her iki dakikada bir hapşırıp, burnunu silen birisine çok yaşa demelerinin nedeni, sanırım kendilerine de bu hastalığı bulaştırmamdan korkuyor olmaları olabilir.
(Allahım ne uzun bir cümle oldu…)
Ha tabi bir de zorla etrafımda ki insanlara “Kanzuk” marka pastil vardır ya, onu ikram etmemin de etkisi olmuş olabilir.
Hem görünüşü hem tadı bi tuhaftır ama bence başarılı bir pastildir. En azından şeker oranı oldukça düşük. Diğer pastiller çok şekerli olduğu için beni susatır, su içince de berbat bir tad olur… Iyykkkk….
İşte böyle… Tüm bunlardan dolayı otobüste ki tanıdığım tanımadığım bir sürü kişi bir an önce bu işkenceden kurtulmak için geçmiş olsun diyor olabilir.
Ya da, Dayanılmaz (!) cazibeme kapılıp, benimle konuşmak için bahane üretiyor olabilirler :))))
Hapşırıklı Cazibe…
Selpak’lı Cazibe… (Dikkatinizi çekerim, o kadar kibarım ki, S ile başlayan ve mendil gerektiren diğer şeyi söylemedim, siz de anlamadınız zaten:))))
Neyse asıl konumuza gelelim.
Hasta olunca tabi ki insan şefkat ve ilgi bekliyor. Veeee tabi ki yüce insan Süheyla (kısaca anne), akşam eve gittiğinizde sıcak bir çorba ile bu beklentilerinizi karşılıyor.
Şu aşağıda görmüş olduğunuz çorba, bildiğiniz şehriye çorbalarına benzemez.
İlk önce arpa şehriyeyi yağda hafifçe kavurun. Suyunu koyun ve şehriyelerin haşlanmasını bekleyin. Diğer tarafta 1 Yumurta, 2 çorba kaşığı yoğurt, yarım limon suyu, tuz ve kırmızı biberi bir güzel karıştırıp, bildiğiniz terbiye usulüyle çorbaya ekleyin. Burada can alıcı nokta yoğurt oluyor. Bildiğiniz terbiyeli erişte çorbasının yerine hafiften paça çorbasını hatırlatan bir kıvam çıkıyor ortaya. Ama işin güzel tarafı, bu farklı tada kimse hayır diyemiyor…
Oooo, bu arada bir kutu selpak daha bitirmişim…
Allahım ya, nereden geliyor bu kadar çok bilmem ki…
Nasıl bir üretim anlamadım gitti.
Çok sevgili bilim adamları bu bitmek tükenmek bilmeyen kaynağı neden değerlendirmek için bir şey yapmıyorlar acaba…
Tamam yeterince iğrençleştim ben gidiyorum:))))



