Burası benim dünyam... Ağlarım, gülerim, kızarım, severim... Beni var eden her şeyle buradayım...
Ayça’nın Günlüğü
Bir başka kızsal blog…
Burası benim evim ve ben evimde mutluyum...
Çok Şey Anlatıyor
Sabah Internette Hürriyet Gazetesi’ni okurken Yılın Fotoğrafları köşesine girdim.
Fotoğrafçılık hep ilgimi çekmiş ama bir türlü beceremediğim bir alandır.
Muhabirlik yaptığım dönemlerde sağolsunlar abilerim (TRT’nin baş fotoğrafçılarından ve tanıdığım en büyük fotoğraf sanatçılarından biri olan Necmi Başyıldız başta olmak üzere) beni bu konuda eğitmek için çok uğraştılar ama nafile… En sonunda “Tamam sen haberi yaz, biz sana fotoğraf veririz, yeter ki düş yakamızdan” dediler:))
Usta fotoğraf çekenlere hep imrenip saygı duymuşumdur.
Ben daha ziyade anlık yakalanan kareli izlemekten büyük keyif alıyorum.
Hele ki içinde insan faktörü de varsa, değmeyin keyfime…
O anlık bir ifade neler neler anlatıyor insana…
Neyse konudan fazla uzaklaşmadan sizlerle bu fotoğrafı paylaşmak istedim.
O kadar çok şey anlatıyor ki…
Yorum sizin…
Bu arada diğer fotoğraflara da bakmak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.
Etiketler: fotoğraf sanatı, hürriyet, yılın fotoğrafı
Hoş Bir Jest
Geçtiğimiz günlerde hoş bir jestle karşılaştık.
Daha önce belirtmiştim, benim meşhur annem Çamlıdere’li…
Ancak dedem ve anneannem, evlendikten kısa bir süre sonra Çamlıdere’den ayrılmış, önce Ankara, sonra da İzmir’de ekmek kavgasına düşmüş.
Ama bebekliklerinin, çocukluklarının ve gençliklerinin geçtiği Çamlıdere’yi unutamamışlar. Mümkün olan her fırsatı değerlendirip, memleketlerine gelmek için çaba göstermişler.
Dedem için bu özlem öyle bir boyuta ulaşmış ki, memleketine olan hasretini kelimelere dökmüş…
Çok sevdiğimiz bir aile büyüğümüz, yıllar sonra dedemin bu şiirini bulmuş, “Çamlıdere ve Doğa Dostları Derneği”nin yayını olan www.camliderem.org adresinde aile resmiyle birlikte yayınlamış.
Bizim için çok anlamlı ve çok duygusal bu jest için kendisine çok teşekkür ederim.
Dedemin şiirini buradan okuyabilirsiniz…
Umarım bir gün tüm hasretler sona erer…
Etiketler: , çamlıdere, hasret, özlem
Tuhaf
İlginç ve merak edilen bir başlık oldu değil mi?
Bana da ilginç gelen ve merak ettiğim bir konu var ve sizlerin ne düşündüğünü merak ettim…
Şöyle anlatmaya çalışayım:
İlk bloğumu açtığımda, el işlerimi sizlerle paylaşmak istedim…
Kim ne yapmış, ne güzellikler çıkartmış ortaya, acaba bana da fikir verebilir mi, bende feyz alabilir miyim diye blog blog dolaşmaya başladım…
Bu süre zarfında nedense yemek blogları pek ilgimi çekmemişti.
Daha önce de bahsetmiştim, ta ki Sevgili Zerrin‘in sayfasına girene kadar.
Sonra da büyük keyifle yemek bloglarını gezmeye başladım…
Şu anda düşünüyorum; beni cezbeden neydi diye…
Sanırım samimiyetti…
Paylaşımdı…
Ben bu paylaşımı ve samimiyeti elişi bloglarında göremedim.
Yanılıyor muyum diye bir süredir hobi bloglarını dolaşıyorum…
Nasıl güzel şeyler var anlatamam.
Ama yorumlar kısmına bakıyorum da, en iddialı sayılabilecek bloglarda bile en fazla 6-7, hadi taş çatlasa 10 yorum var…
Kimse “Ya arkadaşım, ne güzel şey yapmışsın böyle, helal olsun sana” dememiş.
Yarım ağızla yazıldığı her halinden belli olan “Eline sağlık, tebrikler” kelimeleri hariç pek bir şey göremedim.
Oysa yemek blogları öyle mi?
Bıdır bıdır herkes blog sahibini destekleyici bir şey yazıyor, moral ve şevk veriyor.
Her yayınlanan yemeğin, pastanın, böreğin, kurabiyenin altında muhakkak bir sürü yorum görebilirsiniz…
İşte beni yemek bloglarına çeken buydu…
Ağır bir itham olacak ama sormadan edemeyeceğim: Acaba elişi bloglarında bir kıskançlık, bir çekememezlik mi var?
Hatırlıyorum, küçükken, komşumuz bir dantel ördü mü, köşe bucak saklardı kimse örneğini almasın diye. Ama bir yandan da övünülmek ister ve dayanamaz, “Bunu ben yaptım” diye gösterirdi. Örneğe bakan diğer insanlar da yukarıda bahsettiğim gibi yarım ağızla “Hııı, güzel olmuş, ellerine sağlık” der, eve gider gitmez örneği kafalarından çıkartmaya çalışırlardı:)))
Kimse kusura bakmasın ben aynen bunları hissettim, elişi bloglarını gezerken.
Sonra kendimi bir çırpıda yemek bloglarına attım ve mutlu oldum:)))
Benim düşüncelerim bunlar işte…
Siz ne dersiniz? Acaba başka bir nedeni mi var bu durumun?
Etiketler: elişi blogları, hobi blogları, kıskançlık, paylaşım, samimiyet, tuhaf, yemek blogları, yorum
Sobelendim
Eğer mimlendiniz -yada benim sevdiğim tabirle sobelendiniz- iseniz, ve “Amannn, ben şimdi kimi sobeleyeceğim?” diye düşünüyorsanız hiç düşünmeyin…Hemencecik yazının sonuna “Ayça” diye yazıverin; oldu da mitti maşallah olsun:))))
Bayılıyorum sobe oyunlarına…
Deli miyim neyim:)))
Mutlukadın arkadaşım beni sobelemiş pek de iyi etmiş.
Hemen başlayalım.
İlk sobe 5 sorudan oluşuyor. Kısaca bloğunun gelmişini (!) geçmişini (!) geleceğini (!) anlatmanız isteniyor. Ben de kendi kendimle röportaj yapayım bari:)))
1- Blog yazmaya ilk defa ne zaman başladınız?
10 Şubat 2006… Aaaaa, 9 gün sonra ikinci yılımı dolduracağım şaka maka… Vay bee… Gerçekten vakit su gibi akıp geçiyor. Ve ben bu işten hiç memnun değilim…
2- Blog yazılarınızın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor musunuz?
Hayyııırrrr…. Çok karaktersiz bir bloğum var :)))
Tek özen göstermeye çalıştığım; çok fazla politika, siyaset ve dini konulara girmemek. Bir de sanırım çok fazla duygusallık, aşk meşk olayları yok. Mümkün olduğu kadar bana ait şeylerin olmasını istiyorum. Alıntı resimlere, sözlere, pasajlara, modellere yer vermiyorum. Ayrıca içimden ne geçiyorsa onları yazmaya, samimi olmaya gayret ediyorum. (Yok be, o kadar da karaktersiz değilmiş:))))
3- Bloğunuza yazı yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musunuz?
Offf, offff… Son birkaç aydır en büyük sorunum bu…
Çalıştığım için, çok ciddi anlamda vakit sıkıntısı çeker oldum. Ne yapacağım, nasıl yapacağım bilmiyorum. İş yerindeki tempo gündüz vakti blogla ilgilenmeme fırsat vermiyor. Akşamları ise seçeneklerim şöyle: Ev ahalisiyle konuşup, sohbet edip gönüllerini almak, ufak tefek ev işleri yapmak, kişisel bakım (ütüsü, banyosu, saçı, kıyafetin yıkanması vs vs), başucunda yığılı halde duran kitapları okumak, stresli bir günün acısını çıkartmak amacıyla el işi yapmak, bön bön televizyon seyretmek, gelen misafirleri ağırlamak, arkadaşlara uğrayıp gönüllerini almak (ki bunu hala becerilmiş değilim) ya da blogla ilgilenmek…
Durum böyle olunca hangisinden nasıl feragat etmem gerektiğini hala çözebilmiş değilim.
Ancak beni en çok üzen, blogları dolaşamamak oluyor.
Zaten herkes blogspot a geçti, mertlik bozuldu.
Önceden blogcu dayken, takip sistemini kullanıyordum, kim ne zaman ne yazmış haberimiz oluyordu. Şimdi öyle mi? Neyse ki Zerrin‘in Blog Manşet‘i var da, bazılarını oralardan yakalayabiliyoruz. Sağolasın Zerrin resmen bir amme hizmeti yaptı :))))
Ve buradan ziyaretine giremediğim tüm arkadaşlarımdan özür dilerim, inanın özellikle yapılmış hiçbir şey yok…
4- Blog yazmak sizin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Ayol kim bekliyor beni:))) Açıkçası öyle masanın başında oturup da “Aman Ayça bir yazı yazsa da ben de bi okusam” diye bekleyenim olduğunu zannetmiyorum… Ama bazı arkadaşlarım var ki, “hadi hadi” diye dürtüklemekten geri kalmıyorlar. Hatta bazılarının saçımı başımı yolmakla da tehdit ettikleri bir gerçek:)))
Ancak şu da bir gerçek ki, çok nankör bir uğraş blog yazmak. İnsanlar bazı şeyleri birileriyle paylaşmak istediklerinden dolayı bloglarıyla ilgileniyorlar. “Yorum” kavramı bundan dolayı ortaya çıkmış. Sunacaksın, beğenilecek yada beğenilmeyecek ve sana geri dönüşü olacak. Geri dönüş olmazsa bloğun bir manası kalmaz. Geri dönüşün olması için de vereceksin… Bloğunu sürekli yenileceksin, diğer blogları ziyaret edeceksin vs vs… Kısaca: Vereceksin = Alacaksın… O yüzden zaman zaman zorunluluk, yok bu kelimeyi sevmedim onun yerine “Sorumluluğu yerine getirmek” halini alabilir.
5- Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceksiniz?
İşte en zor soru buydu. İnanın hiçbir fikrim yok.
İşte ilk sobe oyunu ve cevapları bu.
İkincisi, “Hakkımda bilmediğiniz 7 gerçek“miş…
Eyvah, eyvah…
Peki cevaplamaya çalışayım:
1- Mahmut ismini çok severim. Bir ara yurt dışına işçi gönderiyorduk. Ve ne hikmetse bu işlerle ben ilgileniyordum. İşçiyi bul, anlaşmayı yap, evraklarını hazırlamalarını sağla, organize et, uçağa bindir gönder, onlar oradayken buradaki aileleriyle ilgilen…. Kabus gibi bir dönemdi o dönem. Neyse bir gün Mahmut diye bir işçiyi arayıp konuşmam gerekiyor.
Zıırrrrr “Aloooooo”
Ben “Mahmut Usta?”
Adam “yohhh, ben deellimmm”
Ben “Mahmut Ustayla görüşebilir miyim?”
Adam “Haaaaa?”
Ben “Mahmut Usta orada mı?”
Adam “Heeee, burdaaa, yanımda”
Ben “Peki Mahmut Usta’yla konuşmam lazım, ben falanca yerden arıyorum, yurt dışıyla ilgili olarak, telefonu verebilir misin?
Adam “laannn maamuutttt bi karı seni arıyooooooooo”
Höönnkkkkkk…. Bunu anlattığımda herkes kızdı ama ben hiç kızmadım bana karı demesine. Hatta çok da gülmüştüm. O gün bugün Mahmut ismini çok severim.
2- Yıllar önce Mahkemelik olmuştum. Nüfus idaresinin kağıdı kaydırması sonucu askerlik şubesinde erkek olarak görünüyormuşum ve beni askere çağırdılar:)))) Ciddiyim… Polisler falan kapımıza geldiler asker kaçağı beni almak için:))) Mahkemeydi, hakimdi derken bayan olduğum ispatlandı… Ay bir gün bunu anlatayım size, başlı başına bir olaydı:)))
3- Fena bir şekilde denizde boğulmaktan korkarım.
4- Israrla, bir gün milli piyangodan büyük ikramiyenin bana çıkacağını düşünüyorum:))) Ve ısrarla para çıktığı zaman sürekli önünden geçtiğim o apartmandan bir daire almayı ve yine ısrarla bir de Uno marka araba almayı düşünüyorum. O kadar zengin olacağım ama işte hayal gücüm Uno kadar çalışıyor:))))
5- Saçlarımdan nefret ediyorum. Çünkü hem çok fazla hem de kalın telli. Sürekli bakım istiyor.
6- Kıyafetlerimin bir çoğunu ben dikerim.
7- Sevdim mi tam severim. Sevmedim mi zerre kadar sevmek için çaba sarf etmem. Bir de sevdiklerimi sildim mi tam silerim. Bir daha geri dönüşü olmaz.
Eveeetttt, şimdi geldi sobeleme sırasına… Heyyooo… Kaç kişi sobeleyeceğiz bilmiyorum. O zaman ben leyya‘yı sobeledim. O da benim gibi seviyor bu oyunu. Hadi şekerim sıra sende:)))
Etiketler: mimlenmek
Pişmaniye

Pişmaniye, pişmaniye…
Ahhh keşke olsa da yesem demem…
Oldu mu da yemeden duramam…
Ama şu güzelliğe bakar mısınız?
İnsanı günaha sokmaz mı?
İnsana rejim bıraktırmaz mı?
Hızlıca evdeki herkese dağıtıp bitmesi için çaba sarf edilmez mi?
Durduğu müddetçe aklınız o pişmaniye de kalmaz mı?
Baktınız bitmiyor, tabaklara konup komşulara götürülmez mi?
“Teyzeeee, boğazımızdan geçmedi, siz de tadına bakın istedik” diye yalan söylenmez mi?
Hepsini yok ettikten sonra da “Üfff ya keşke bir tanesini bıraksaydım” diye hayıflanılmaz mı?
Adı üstünde işte; bi yiyen pişman, bi yemeyen….
Etiketler: pişmaniye


